Sayfalar

Bir takım işler

17 Şubat 2015 Salı

Analog ile Dijitalin farkı

Analog ile dijital farkı konusunda tanıdığım hemen herkes bir taraf tutuyor. Dijitalciler var, bir de analogçular. Çok komik bir şey. Salakça.
Hepimiz dijitalin ne olduğunu biliyoruz. 0 ve 1'lerden oluşan bir bilgi çeşidi olduğu konusunda hemfikiriz. Ama analog konusu tam bir efsane. Çoğunlukla eski olan her şey analog. Neredeyse GDOsuz anlamına bile gelecek, doğal, katkısız filan gibi. Otomatik vitesi olmayan araçlar, Polaroid makineler, sinema kameraları onlara göre analog. Yannış biliyonuz olm.
Analog vs Digital bir kere eksik bir ifade. Analog sinyal ve Dijital sinyal olmalı. Çünkü sözü edilen ayrım bir sinyalde, o sinyalin kaydedilmesinde ve okunmasında (recording - playback) ortaya çıkmaktadır.
Ses ve görüntü aygıtlar tarafından (mikrofonlar, kameralar, vb) tarafından elektrik akımına çevirilir. Bu akım (sinyaller bütünü) farklı şekillerde kaydedilir. İşte mesele o elektrik akımının neye çevrildiği ve nasıl kaydedildiğidir.
Kasetçalarları düşünün: Bir manyetik bandın üzerine yaklaşan kayıtçı kafa (ki elektromıknatıstır bu) mikrofondan gelen elektrik akımının şiddetine göre bandın üzerine yapıştırılmış metal tozlarını şekillendirir. Kesintisiz bir kayıt mantığıdır bu.
Aynı bandın üzerine sayısal kayıt da yapabilirsiniz; yani kaydı nereye yaptığının analog-sayısal karşıtlığında birincil önemi yoktur. Sesten elektrik akımına çevrilmiş sinyalin elektriksel / grafik bir benzerinin (analojisinin -analog benzer demektir) bandın üzerine resmedilmesi işlemi analog kayıttır. Sinyalin grafiksel bir benzeri manyetik bandın üzerine resmedilmiştir. Bu resim gözle görülmez, fakat kasetçaların okuyucu (kristal) kafası tarafından algılanabilir ve yeniden elektrik akımına çevrilerek ses olarak bize geri döner. İşte kayıt ve oynatma esnasında bu benzerlik (analoji) durumu sıkıntı yaratır. Çünkü bu benzerin bir benzerini almak (kaseti kopyalamak) kopyaların gittikçe kötüleşmesine sebep olur. Fotokopi analog bir aygıt değildir ama fotokopinin fotokopisinin gittikçe kötüleşmesi tam da analog kayda uygun bir örnektir. Buna karşın analog kayıt kesintisizdir.
Dijital süreçte ses küçük örnek parçalarına ayrılır (kesintilidir). Sesin her bir saniyesi 44.100 parçaya bölünür (32.000 hz ve 48.000 hz var, başkaları da; bunlara sampling rate, örnekleme oranı deniyor) ve her bir parçaya denk gelen veri banda, diske, medyanız neyse oraya kaydedilir. Burada kaydedilen veri, sesin elbetteki kendisi değildir: Ses elektrik akımına, elektrik akımı elektronik sinyale dönüştürülmüştür. (Her koşulda bir yorumlama vardır) Ancak sayısal sistemlerde kopyalama aşamasında kayıplar eskisi kadar sorun olmamaktadır. 0 ve 1'lerden oluşan veriler fiziksel bir hasar olmadığı sürece sonsuza kadar kayıpsız olarak kopyalanabilmektedir.
Gelelim sayısal görüntüye: Bir kere görüntü elde etmenin ilk yolu asla analog olmamıştır. Pelikül üzerine basılan bildiğimiz "klasik" dediğimiz "film"lerde görüntü kimyasal yoldan elde edilmekte idi. (Türkçe'de Youtube'dan izlenen videoya da film deniyor; halbuki yüzyıl öncesinden üzerinde ışığa duyarlı madenler bulunan malzemeye film denmesi lazımmış; teey tey. Neyse bu yüzden kimse ölmez sanırım) Görüntü yıllar boyunca kimyasal yoldan elde edildi. Televizyonun icadı ile görüntü elektrik dünyasına girdi. İlk analog görüntü aslında ilk elektronik görüntüdür. Dolayısıyla televizyonun icadı böyle mümkün olmuştur. Elektronik görüntüde prensip ışığın elektrik akımına dönderttiriltilmesidir. Lensin berisinde bulunan ışığa duyarlı sensörlerin (şimdi CCD/CMOS, eskiden tüplüydü kameralar) her bir noktacığa (piksele) gelen ışığın (kamerada oluşan görüntünün) şiddetine göre elektrik akımı üretir. Video dediğimiz şey küçücük bir elektrik akımıdır, altı üstü. Bu en fazlası 1 volt olan sinyallerden binlerce vardır. En eski televizyonlarda bile ortalama 720 X 576 = 414.000 noktacık tanımlıdır.
Bu video sinyalinin analog kaydı ses kaydına benzer ama ondan daha çetrefildir. Çünkü veri miktarı çok daha fazladır: Her saniyede 25 kare= 400 binden fazla sayıda noktacıktan gelen veri kaydedilecek. Zor iş. (O yüzden video teyplerin kafaları daha sıkı sarılır bandın üzerine. Bu da şiirsel analoji)
Sayısal videoda veri kayıt ünitesine 0 ve 1'lerden oluşan veri olarak kaydedilir. Ancak veri miktarı aşırı artmıştır; kameraların çözünürlükleri son 15 yılda beş, hatta (8K ile) on katına çıkmıştır. Tek kare Full HD çözünürlük 2 milyon pixel demektir. Artan işlemci kapasiteleri ile çeşitli sıkıştırma formülleri görüntüler kaydedilmeden önce sıkıştırılmasına imkan vermiş, yüksek çözünürlüklü görüntülerin kaydedilmesi ve yayınlanması mümkün olmuştur.
Analogla sayısal farkına gelince. Babacım bildiğin musluk analojik sistemleri çok güzel tanımlar. Yavaş yavaş açarsın, kaparsın. Su o esnada yavaşça açılır ve kapanır. "Su Var" ile "Su Yok" arasında bir sürü ara aşama vardır. Dijital de sifona benzer, ipi çekince su boşalır. Arası yoktur. Ya dolu ya boş. Bu benzetme işe yaradı mı, hayır sanmıyorum.
Analog ses ve görüntü aygıtları artık üretilmediğine göre ota boka analog demekten vazgeçin. Saygısızlar.

Bu yazının sonucu da bu olsun.


9 Ocak 2015 Cuma

Neandarthalin Rüyasını Görmüşüm


Rüyamda şöyle idi:
Köy gibi, toz toprak bir yer, evler kerpiç, ben orada yaşıyormuşum. Mahalle arkadaşlarım bir devden söz ediyor. Korkuyorum, gelip üstüme basacak diye. Görmüyorum onu. Bir çocuk, arkadaşımmış, o anlatıyor bana. Onlar iyi abilermiş. Ağır işleri onlar yaparmış. Demiryolunun raylarını onlar düzeltiyormuş, nedense. Ağaçları köklerinden sökebiliyorlarmış. Çok konuşmazlarmış.
Gittik oraya. Demiryolu şu tarafta dediler, dağın eteklerine doğru yürüdük. Bir köşe vardı, döndük ki raylar orada, ama dizilmemiş yamaca yerleştirilmiş. Dev oradan alıp götürüyormuş dizilen raylara ekliyormuş. Dev geliyor dediler, üstüme basacak sandım. Eğildim. Sonra henüz uzakta olduğunu gördüm. Çok büyüktü ve uzaktaydı. Dağ kadar bir devdi. Perspektif dedim. Yaklaştıkça o kadar da büyük olmadığını fark ettim. İki metre filan boyunda iriyarı bir adamdı, o kadar. İyi bir abiydi. Bakışlarından anlıyordum. Konuşmuyordu. Arkasını dönüp raylara doğru giderken biz çocuklar sırtına atladık. Gülüyorduk. Arada bir şeyler oldu, hatırlamıyorum ama sırtında çok çocuk vardı.
Abi sen ne iyisin demek istedim, dedim bilmiyorum, bana en küçükleri olduğunu söyledi. Konuşunca adamın okumuş yazmış olduğunu hissettim. Abilerim hep öldü dedi. Doğal seleksiyondan ölmüşler. Çok büyük oldukları için olmamış. Sığmamışlar dünyaya.
Eskiden devler vardı galiba diye düşündüm. Bu da o devlerden biri ama en küçüğü. Minyatür dev.

Neandarthalin resmini görünce tanıdım. Resimdeki o minyatür dev abi. Rüyasını gördüm.

Fotoğrafı arakladığım yazı şurada: http://www.evrimagaci.org/fotograf/54/6950

3 Mart 2012 Cumartesi

Copyleft nedir? Niyedir?



-Uzunçorap'taki yazımda merak konusu olmuş, açıklama yazayım dedim.

Copyleft'in türkçeye çevrilmesi mümkün değil. Copyright, kavramı bilindiği üzere, telif hakkı demek. Yani, yazarın, müzisyenin, yaratıcının ve daha çok yapımcının, tüccarın eser üzerindeki maddi haklarını tanımlar. Copyright, kopyalama hakkıdır ve "all rights reserved" ile tamamlanır; yani, tüm hakları saklıdır der. Buna karşılık, copyleft eserlerin kamuya açık olması prensibini savunur. Copyleft 1976'daki ilk kullanımlarından birinde "all wrongs reserved" olarak tamamlanır.

Ben burada, kendimce işin etik yanını tartışacağım.
Esasen copyleft kavramı, 70'li yılların ortasında bilgisayar yazılımları konusunda gündeme gelir. Yazılımların özgürce geliştirilebilmeleri, paylaşılabilmeleri ve şirketlerin kontrolünden çıkarılması için devrimci bir öneridir. 1983 yılında özgürlükçü yazılım aktivisti Richard Matthew Stallman tarafından yazılan GNU  Projesi ile olay Linux'a ve bildiğimiz copyleft tartışmalarına kadar varır.


Yazılımların açık kaynaklı olması tartışması bir kenara, internette paylaşım, bireylerin, devletlerin, büyük firmaların ve STK'ların tartışma konusu. Son 15 yılda, internetin yaygınlaşması ile korsan yoldan müzik, film, yazılım ve kitapların paylaşımı hep kontrol altına alınmak istendi. Tüm dünyada internet kullanımına ilişkin düzenlemeler yapıldı, yapılmaya çalışıldı, buna karşı çıkıldı, eylemler yapıldı; kimi zaman başarılı olundu ve hükümetler geri adım attı; kimi yerlerde devlet tüm kontrolü elinde tuttu. Bu yasalar, parlamentolarda satın alınmış temsilcileri olan büyük dağıtım firmalarının talepleri ile kaleme alınmıştı, isyan edilmezse olmazdı. Edildi; ancak korsan konusunda toplumun bilinçlendirilmesi çalışmaları da bazı yerlerde başarılı olmuştu; insanların kimisi, korsan eser almaya gönülden karşı çıkıyorlardı, sanatçı olmadıkları halde.

Mesele buradadır zaten. Neden paylaşmak kötü olsun ki? Yoksa birileri bizim paylaşıyor olmamızdan zarar mı ediyor? Yoksa, kârlarına kâr eklemek, doymaz gözlerini doyurmak mı dertleri? Bir filmi birisine hediye etmek istersem, DVD'sini satın alırım; o DVD satın almam için hazırlanmış bir üründür, maliyeti vardır, parasını öderim, çıkarım. Ama aynı filmi (DVD'si olsa da olmasa da) kendim bulup kaydedebilirim de. Bu kitabın fotokopisini hediye etmeye benzer. Bizim sıradan bireyler olarak, yatıp kalkıp yayınevlerine, dağıtımcılara kâr taşımak gibi bir amacımız olmamalı. Bu aptalca.

Bakın E.T., Spielberg'in meşhur filmi, bütçesi 10 milyon dolarmış. Film sadece ilk gösterim haftasında ABD'de kendini amorti etmiş. Açılış haftası gişe hasılatı 11 milyon dolares. Bu film, dünya çapında 792 milyon dolares hasılat yapmış, sadece sinemada. Bu rakamların içinde DVD, TV satışları, yan ürün, reklam gelirleri yok. Universal'i takdir ediyorum ama E.T. için bir kuruş daha vermem.

Bu birinci nokta, diyeceksiniz ki, yeterince kazanmayan bağımsız yapımlar için bunu söyleyemezsin. Ama ben zaten, boktan bir kamerayla, filmin sinemada gösterimi sürerken çekiminin yapılmasını, lümpen dallamaların sokakta satmasını doğru buluyorum demiyorum. Bir filmi izlemek için illa ki para ödeyeceksin önermesine karşıyım (dolayısıyla sokaktaki korsancılara da karşıyım). Eğer bir filmi, bir yönetmeni seviyorsam, ben zaten sinemaya gidip ona para kazandırıyorum; DVD'sini satın alıyorum. Ama yapımının üzerinden yıllar geçmiş, hatta TV'de yayınlanmış bir filmin paylaşımının kontrol edilmesine karşıyım. Aynı şey müzik için de geçerli, sanatçıyı seviyorsan zaten gider satın alırsın. Eğer hiç paran yoksa, açarsın Youtube'u ya da başka birini ya da bulursan MP3'ü indirirsin dinlersin.

Dikkat edilirse, tümüyle kontrolsüz bir mekanizma önermiyorum. Ama siz (yasa yaptırttırıcılar) insanların paylaşımına karışmazsanız, insanlar da size karşı daha saygılı olurlar. Bundan eminim.

Sinema, diğer tüm sanatlar gibi, üretildiği andan itibaren kamu malı olmalı. Yapımcıların aşırı zenginleşmesine yarayan telif hakkı yasaları, evet yasal olabilirler ama doğru değiller. Tıpkı o şakadaki gibi "All wrongs reserved"

Bunlar, kapitalizmin dayattığı yasalar. Bakın adamlar Dünya Su Forumu yapıp, dünya çapında suyun "teliflendirilmesi" için çaba sarfediyor. Ardından, ülkenin başbakanı "Sular boşa akıyor" deyip, ülkenin dört bir tarafındaki dereleri birilerine ruhsatlandırmaya çalışıyor. Bu da aynı noktadır. Kamuya ait şeyleri alınıp satılır hale getirmek için, paylaşımı yasaklamaya çalışmak.

Ankaray dedikleri hafif Ankara metrosuna biniş sırasında, duruma göre tek yönlü bilet alırdınız. O bilet bir dönem, bir saat gibi bir süre içinde bir biniş hakkı daha verirdi size. Eğer binmezseniz o hakkınız yanardı. Ben Kurtuluş durağında indiğimde, merdivenlerde, yaklaşabileceğimi hissettiğim insanlara bileti verirdim. "Ziyan olmasın, şunu alın" deyip çok sefer bilet vermişliğim olmuştu. Sonra zamanla bu hoşluğun bana özgü olmadığını, özellikle ara duraklarda insanların birbirlerinin eline bilet tutuşturduğuna tanık oldum. Çok hoşuma giderdi bu paylaşım. Bir zaman sonra, özellikle liselilerin bindiği duraklarda, (Bahçeli'de çok olurdu bu) öğrenciler turnikelerin yanında bekler, inenlerden bilet isterlerdi. İnsanlar da onlara bu biletleri verirdi. Bilmiyorum, böyle dayanışmalar sadece Ankara'da mı olur, ama en can sıkıcı olanı, belediyenin bu aktarma planını iptal etmesi oldu. Bir kere daha nefret ettim şu İ. Melih Gökçek'ten; yani orada küçük bir toplumsal olay oluyor, bir güzellik, paylaşım, bir şey ve gene birileri höst deyiveriyor.



Yukarıdaki resimde, bir torenti paylaşanların listesi var. Rastgele bir torrent. Dünyanın ayrı yerlerinde insanlar birbirleriyle bir şeyler paylaşıyor. Bir sürü bayrak, çeşit çeşit. Ama bu arada eğlence endüstrisi, oyun firmaları, yayıncılar batmıyor.

Telif haklarıyla ilgili bir başka sorun, büyük stüdyoların filmlere sonsuza dek ve tüm galakside geçerli olacak şekilde el koymaları. Türkiye'de bile sözleşmelerde "Samanyolu galaksisinde" yazılmasına alışıldı. Keza, henüz ortaya çıkmamış teknolojileri ve gezegenleri de sözleşmeye katmaya çalışıyorlar. Umarım, başka gezegenler filan gündeme geldiğinde onların kapitalist yasaları çoktan tarihe karışmış olur.

Daha söylenecek çok şey var. İlk önce TV programlarının pasif takipçisi olmak yerine, internette kendi programınızı çıkarabilirsiniz. Ben size izin veriyorum, istediğiniz filmi indirin, istediğiniz müziği dinleyin. Eğer bu şeylerden sevdiğiniz olursa, onu satın alın. Paranız varsa. Paranız yoksa ölene kadar serbestsiniz.

Sanat herkes için ve bedava olmalı.

28 Şubat 2012 Salı

20 Mayıs 2011 Cuma

2010 İşçi Filmleri Festivali Fragmanı

1 Mayıs 2010

1 Mayıs 2008

1 Mayıs Videolarının ilki

1 Mayıs 2011 Taksim Hatırası



System Of A Down "ATWA" eşliğinde 2800 fotoğraf ile üretildi.

2011 İşçi Filmleri Festivali Fragmanı

Müzik: Karagüneş
Kamera: Sinan Güngör
Fikir, reji ve montaj: Emrah Dönmez
Kollar: Mehtap Saltık, Emre Arapkirli, Adar Bozbay

Domaljin

Özel Mülkiyet

Özel Mülkiyet "Barış için 100 Film" projesi kapsamında gerçekleştirildi. Konuşan kişi rahmetli Yılmaz İslam. Yıllarını cezaevinde geçirmiş, Yılmaz Güney'le mahpus arkadaşlığı yapmış ve ondan devrimciliği öğrenmiş ilginç bir insandı. Huzur içinde yatsın.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Gerilla Video Atölyesi 11Nisan2010

Gerilla Video Atölyesi
11 Nisan 2010

Görüntü elde etmenin sayısal, yahut dijital, kimyasal, mekanik, manyetik ve hatta analog olarak kaydedilme ve elde edilme süreçleri hakkında notlar.

Görüntü elde etmekte şimdilik iki temel teknik vardır. İlki bildiğimiz filmdir. Bu yola kimyasal yol diyelim. Kimyasal yolun esası, eski tip fotoğraf makineleri ve kameralarında olduğu gibi, ışığın bir objektiften (bir mercek sisteminden) ışığa duyarlı filmin üzerine düşmesidir. Kabaca söylersek, filmin üzerine gümüş gibi ışık görünce tepki veren, kararan değerli madenler yapıştırılmış durumdadır. Bunlar ışık gördüklerinde pozlanmış olurlar. Daha sonra kimyasal işlemlerle temizlenir ve sabitlenirler. (Bu görüntü negatiftir. Çünkü, ışıklı yerlerde gümüş kararmış, ışıksız yerlerde kararmamış ya da daha az kararmıştır) Bu resimlerden düzenli aralıkla çekilen peşpeşe resimlere de sinema diyoruz. Çok güzel.

İkinci yol elektronik yoldur. Şu an bulunulan teknolojik aşamada, objektiften gelen ışık bu sefer bir elektronik devrenin üzerine düşmektedir. CCD adını taşıyan bu devre üzerinde bulunan noktacıkların üzerine düşen ışığı kesintili sinyallere, yani esasen elektriğe çevirmektedir.

Bu iki görüntü elde etme tekniğini yanılma payını göz önünde bulundurarak, filmle çalışmak ışıkla yazmak, dijital çalışmak ışığı yakalamaktır diyebiliriz. Filmde lensten geçen ışık gümüş tozlarınını yakar, karartır. Bu nedenle biriciktir. Ama dijitalde ışık enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülmektedir ve bu işlem sonsuza kadar olmasa da yinelenebilmektedir. Filme bir kere yazarsınız, devrenin üstüne defalarca yazabilirsiniz.

Film ile sayısal arasındaki ilk önemli fark, görüntünün dijitalde fabrikada dizilmiş noktacıkların üzerinde oluşması iken, filmde tabana yedirilmiş içiçe gümüş bromür tanecikleri halindeki noktalarda (grenlerde) oluşmasıdır.

Dijitalde elektronik noktacıkların sayısını artırdığınızda (mesela red'de 8 milyonmuş) elde ettiğiniz birim karenin kalitesi de daha yüksek oluyor. Sinema filminde de 100 yılda gelişmeler olmuş, tozlar daha da inceltilebilmiş, daha hassas ve kararlı hale getirilmiş. Renk konusunda göze yaklaşılmaya hatta aşılmaya çalışılmış.

Böyle olunca yarışmaya yüzyıl önce başlamış olan pelikül üretim teknolojisi, benzersiz sonuçların üretildiği aşamalar kaydetmiş. Ancak küçük rakibi sayısal teknoloji belirli eşikleri atlayarak günümüze gelmiş ve fakat bilinen avantajları sebebiyle ağabeyine kafa tutmaya başlamış değildir. Burada varmış gibi gösterilen rekabet özünde son derece aynı tarafa hizmet etmektedir.

Yüksek çözünürlüklü sabit kare elde etme konusunda büyük ilerleme kaydedilmiştir. Fakat hareketli görüntü söz konusu olduğunda birim karenin kalitesi kadar, hareketin de keskin olması konusunda kimi zaman sıkıntılar yaşanmaktadır.

Şu an için en popüler makinelerde bile hareketin (kamera hareketi kadar obje hareketlerinin de) kaydı asla pelikül kadar net olamamaktadır. Bu zorluğun esas sebebi yüksek çözünürlüklü resimlerin, örneğin saniyede 25 karede çok net olamamasıdır. Ekranı çarprazlamasına kesen çizgilerin kırık olmasına sebep olan hastalık çözülse de yüksek çözünürlük veri miktarını artırmakta ve makinelerin performansı yeterli olamayabilmektedir. Halbuki, örneğin dijital çağı anlatmak üzere yapılmış en şık filmlerden olan Matrix bile 35mm çekilmiştir. Muhteşem havada çarpışma sahnesi için onlarca 35 milimetre kamera yanyana dizilmiş ve hareket kameralardan sırayla alınan peşpeşe kameralarla elde edilmiştir. Bu belki de benim vaktinde inandığım bir balondur. Bilemem. Araştırın, bana da anlatın.

Sayısal video şu an bulunduğu aşamaya 1950'lerden bugüne televizyon terbiyesi içinde geldi. Tüplü televizyonlar gibi tüplü kameralar da vardı ve görüntü niteliği açısından sinema filmi ile pek karşılaştırılmadılar. Televizyonda görüntü, bir foton tabancasından(tüpten)ekranın arkasına doğru fışkırtılan elektrik atımlarının (pulselar) ekranda bulunan fosforlu noktacıkları ışıldatması ile elde edilir. Yalanım varsa burda öleyim.

Analog mu ile dijital mi tartışması kişisel bilgisayarların paylaşım aracı olabilmesi olanağını veren internet ile birlikte dijital lehine sonuçlandı. Hem analog, hem digital sinyal aynı anda elektronik görüntü lafından kelli sınırlanmış bir yoğunluk ortamında salınan elektrik akımıdır. Video sinyali 0,3 volt ile 1 volt arası değişen bir atımdır. Bu atımların elde edilmesi, taşınması ve işlenmesi ve belki en önemlisi kaydedilmesi televizyonun doğuşunun ilk gününde beri temel sorundur. Video sinyalinin tarihine baktığınızda, en eski tip ev televizyonlarının arkasında bulunan yuvarlak rf antenlerle birbirine bağlanmış betamax videodan vhsye kayıt yapardık biz eskiden. Bir cümleyi de siz bağlayıverin bi zahmet.

Özellikle likid ekranların gelişmesi ile sayısal teknolojide sıçramalar yaşandı, değil mi? Halbuki, likit ekranın özü sıfırdan dokuza kadar olan sayıların belirdiği asansör göstergeleridir. Orada tüm rakamlar 8'den eksiltilerek yapılmaktadır. (Demek ki bu alemde 8 sayısının ayrı bir önemi var.)

Şimdi çalışma sırasında da konuştuğumuz gibi, şu konu artık kafaları karıştırmasın: Sinema filmi, pelikül ya da kimyasal dediğimiz süreç asla "analog" olarak anlatılan süreç değildir. Analog ve dijital ikiliği ses ve hareketli görüntü "kaydı"nda ortaya çıkar. Örneğin fotoğrafın analog kaydı, istisnalar hariç söz konusu olmaz. Fotoğraf ya dijital olarak çekilir ya kimyasal, genel olarak. Ama bu analog yoldan fotoğraf kaydedilemez anlamına gelmez. Mümkündür ama gerekli değildir.

Çünkü analog terimi manyetik ses kaydını ve bantların üzerine kaydedilmiş sıralı görüntüleri anlatır.

Dijital ile analogun farkı kaydedilen sinyallerin dönüştürülmesi ile ilgilidir. Dijital video kaydı çağının başlaması, analog kameralara görüntü üreten tüplerden CCDlere geçişle koşut olmakla birlikte farklıdır. Faks makinelerinin, elektronik ekranların, nokta vuruşlu yazıcıların, pek çok baskı makinesinin ve dijital fotoğraf ve videonun görüntü elde etme mantığı resmin noktacıklardan oluşturulmasına dayanır. Faks makinesi sıcak iğnelerle ısıya duyarlı kağıdı yakarken, örneğin 5 megapiksel bir dijital makine, resmi 5 milyon noktanın birleştirilmesi yoluyla kaydeder. Noktaların sayısı arttıkça resmin keskinliği artmaktadır.

Bu konuda bir kafa karışıklığı da manyetik ile dijital farkı nedeniyle olmaktadır. Elektronik bir sinyali iki şekilde kaydedersiniz. Ya benzerini ya temsili değerini, diyebiliriz. Analog kayıt benzeridir; çünkü mıknatıslanma özelliği olan bir elektromıknatısla, üzerinde mıknatıslanmaya elverişli metal tozlar bulunan bir yüzeyi gelen eletrik akımının şiddetine göre etkilemesidir. Yani analog video ile dijital video arasındaki fark onların kaydedilme şeklidir. Aynı manyetik bandın üzerine hem analog hem dijital kayıt yapılabilir; ancak sabit disk, dvd türü mekanik kayıt araçlarına analog kayıt yapılamamaktadır. Bundan ne sonuç çıkartırsınız?

Analog kayıt aslında gözle görülmeyen bir çizim gibidir. Ancak sayısal kayıt temsilidir. Elektronik sinyalini temsil eden ve 1 ve 0 lardan oluşan bir kod kaydedilmektedir. Bu kod, gelen akımın 0,3 volt ile 1 volt arası değerini ifade etmektedir. 10101001 gibi simgesel bir değere çevrilmiştir aslında.

Analog ya da dijital ya da kimyasal. Hepsini bağlayan ortak nokta lensler yani objektiflerdir.

Lütfen Wikipedia'dan video sinyali konusunu okuyun. Devam edeceğiz.

29 Mart 2010 Pazartesi

Gerilla Video Atölyesi 27Mart2010

27 Mart 2010
Gerilla Video Atölyesi

Çevremizden gelen seslere ve ışığa zamanla alışırız. Görüntü ile hikâye anlatmanın temel sırlarından biri budur. Seyirci, izleme etkinliğine katılırken, doğal bir yoğunlaşmaya girer. Bu nedenle de, anlatılanları kendi içinde değerlendirir. Bunu yaparken, kendisine yakıştırdığı estetik yargılarla anlatılana yaklaşır; kendisine sunulanla yüzleşir, hesaplaşır. Seyircinin filmi sevmesi ya da sevmemesi, duygularını ve düşüncelerini konuya yoğunlaştıramaması ile koşuttur.

Şimdi, tam da burada anlatılanları bu hafta izlediğimiz Idiotern üzerinden düşünelim. Film, amatör kameramanın elinden çıkmış bir anı videosu gibi çekilmiş. Ve fakat yüzlerce yıllık sirk geleneğinin temel elemanlarından birini, palyaçoları filmin ana kahramanı haline getirerek, aslında çok da büyük aksiyonun olmadığı filmi eğlencelik hale getirmiş. Bir sirkte çekilmiş anı videosu ne kadar eğlenceli olabilir?

Ama işte zaten tam da o noktada, yönetmen, bir fikir cambazından fazlası olduğunu kanıtlar. Bizim geri zekâlılar burjuva yaşantısına duydukları tepkiden dolayı, onlar gibi yaşamayı reddetmektedir. Dolayısıyla bu bir dangalaklık kampıdır; isteyen katılmaktadır. Esas kahramanımız bir sevecendir ve fazlasıyla sıradandır. Ama hikâyenin üstünde durduğu eksen, onları bir arada tutan burjuvazi yaşam tarzının reddi fikridir.

Filmin hikâyesini anlatmayacağım. İzlediniz. Bu filmin "teknik olarak kötü" yanını görmezden gelmemizi sağlayan şey nedir? Buluntu film ve kurmaca buluntu hakkında düşününüz. Blair Witch Project örneği de incelenebilir. Daha pek çok örnek var; aklınıza gelenleri not ediniz. Paranormal Activity de yuh bu kadar da ucuza olmaz ki dedirten bir örnek.

Meselemiz buluntu filmlerin, ailemizden kalan kasetlerin nasıl güzelleştirileceği, bunlar nasıl bir anlatı kuracağımız değil. Hatta hiç değil.

Burada, seyirci denen ucubenin estetik bariyerlerini kazasız atlatacak yolları ararken, ilk üzerinde durmamız gereken şey filmin içeriği ile anlatımı arasında kurulması gereken koşutluktur.

Blair Witch’te görüntüler bir belgesel çekmeye çalışanların çektiklerinden oluşur. Ormanda cadı aramaktadırlar. Paranormal Aktivite güvenlik kamerası görüntülerinden ibarettir. Dolayısıyla buluntu olmalarının sebebi vardır. İdiotern'de de bir belgesel çekilmektedir; görüntüler o belgesele aittir.

Sonuç: Sıfır değilse bile az.

O zaman ilk paragrafa dönelim. İnsan aklı uyum sağlamaya meyilli. Çünkü anlamayı, anlamamaya genellikle tercih ediyor. Kendisini çok yormayı genellikle sevmiyor; ama hafif jimnastik de hoşuna gidiyor. Hatta kendisini karmaşaları, bilmeceleri çözmede başarılı hissetmek istiyor. Aptal yerine konmayı, yapılanın bir şaka olduğunu (kandırdım seniii) anlamadığı sürece sevmiyor.

Buradan gidersek, yapacağımız filme ilişkin bir önermeye yaklaşmış oluruz. Seyircinin kendisini verebileceği bir film onun tutarlılığı ile doğru orantılı. Bu tutarlılık hep samimiyet olarak tanımlanıyor. Film seyirciye samimi geliyor, çünkü ancak diyalog yoluyla samimiyet kurulabilir. Diyalog kurulabilmesi için de tutarlı bir dilin kullanılması ve mesaj ile mesaj kaynağının çelişkili olmaması gerekiyor.

Açarsak, Fear and Loathing in Las Vegas’ta, Natural Born Killers’da, Clockwork Orange’da ve Un Chien Andalou'da karşımıza çıkan uç anlatım formlarını seyircinin alımlayabilmesi için anlatımlarını kucaklayan bir paradigma yer alır. Bu paradigma, akıl alması güç, algılaması (izlemesi) zor anlatıların bile seyirci tarafından (zor ve berbat bile olsa) alımlanmasını olanaklı kılıyor. Yoksa, örneğin televizyonda zaplarken, facebookta tıklarken peş peşe gelen görüntü ve seslere bir araya gelişlerinden dolayı bir anlam yüklemiyoruz. Bunların bir araya gelişlerini üstün bir sanat eseri olarak algılamıyoruz.

Çünkü aslında tam da Gombrich’in dediği gibi, sanat diye bir şey yoktur, sadece sanatçılar vardır.

16 Mart 2010 Salı

Kaçak Yayın Yap


Gerilla Video'ya ayar ancak bu kadar olur.
İçmihrak'a selam
http://icmihrak.blogspot.com/

7 Mart 2010 Pazar

Ragıp Duran'a açık mektup

Sayın hocam
Ben Sine-Sen Sinema Emekçileri Sendikası üyesi bir editörüm. Kurgucu, montajcı da diyorlar bize, bildiğiniz gibi. Biz geçen seneden bu yana Sine-Sen'in "Yapım", "Reji", "Sanat" gibi birimlerinin yanına "Stüdyo" olarak eklendik. Yapım sonrası aşamasının, kurgu, miksaj, canlandırma gibi tüm aşamalarının emekçilerinin sendikal mücadelesi adına toplantılar düzenliyoruz. Google'da bir grubumuz var. Haftada bir gün toplanmaya çalışıyor ve mesleğimiz hakkında konuşuyoruz. Sizi de misafir etmekten onur duyarız.

Sürece ilişkin çok olumlu konuşamam ama bir hareketlilik olduğu da kesin.
Sizinle paylaşmak ve düşüncelerinizi almak istediğim konu stüdyo birimi olarak iş ve örgütlenme alanımızın teorik zemini. Şöyle ki, Sine-Sen'in örgütlenme alanı televizyon dizilerininin ve sinema filmlerinin üretim sahası olan setler, yapım şirketleri, stüdyolar ve televizyon kanallarıdır. Bu noktada sadece dramalar değil, reklamlar, müzik videoları, belgeseller ve giderek programlar Sine-Sen'in örgütlenme alanı içinde. Gazetecilerin bu konuda önemli kazanımları var; incelediğimiz basın yasası dikkatimizi çekiyor, üzerinde konuşuyoruz.

İşin yasal olarak tanımlanmasından önce, bizler, biz medya ya da sanat alanları çalışanları arasındaki işbirliğini kendi aramızda konuşmalıyız diye düşünüyorum. Çünkü, sanatçının kişisel yaratıcı çalışması bir kenara, haber ya da animasyon, belgesel ya da reklam gibi bir ürünün hazırlanması sürecinin çalışanları aşağı yukarı aynı kişiler; alanlar arasında geçişler yoğun. Reklamı, klibi, stüdyo programını aynı kişiler çekiyor, aynı kişiler kurguluyor. Nitekim, yapılar arası geçiş de yaygınlaştı. Belgeselle kurgu karıştı, reklam bir anlatı niteliği kazandı, gibi. Bunun dışında doğrudan oynayan, seslendiren kişiler açısından da bir ortaklık var. Seslendirmenler, oyuncular, sunucular da aynı havuzdan alınıyor.

Bir gazatecinin eğitim süreçlerinin farklılaştığı muhakkak. Bir sinemacının yetişmesinin koşulları da farklı. Mesleki birliklerinin ayrı olması doğal. Ancak patronlarının aynı kişiler olması gözden kaçırılıyor sanki. Yazılı basının, televizyon kanalının, yapım şirketlerinin ve stüdyoların sahipleri aynı kişiler olmasa bile dirsek temasındalar. Çünkü birlikte çalışıyor, birbirlerine ürün veriyorlar. Çalışanlar da el değiştiriyor. Dolayısıyla aynı sendikada örgütlenmek gerekli diye düşünüyorum; bunu tek düşünen de ben değilim, elbette.

Entellektüellerimiz, burjuva ideolojisini yayınlayan emekçilerin örgütlenmesi konusunda tartışmalı. Ne kadar bulanık ifade etsem de, özgürleşmenin örgütlenmeyle doğrudan ilişkisi var. Bunu anlatmaya çalışıyorum.

Sayın hocam, medya üzerine düşünen ve üreten birisi olarak, tekniğin olanaklarıyla her yana dağıldığı çağda sanatın habere, haberin reklama dönüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz, diye sormuyorum. Bunları üreten emekçilerin tekelde örgütlenmesi için ne öneriyorsunuz diye soruyorum.

Saygılarımla

28 Şubat 2010 Pazar

Gerilla Video Atölyesi




Gerilla Video Atölyesi

8 x 3 Saat

Atölye programı
1. Hafta: Amaç sonuç ilişkisi açısından aracın bilinçli kullanımının önemi. Video nedir? Film nedir? Pelikülün kimyasalla farkı. Işıkla yakmak mı, ışıkla yazmak mı? Üretim şeklinin bütçeye etkisi. Uygulama: Atmosfer yaratmak için ne yapmalı? Ödev: Sonraki hafta çekilmek üzere tek plandan oluşan bir fikir düşünülecek.

2. Hafta: Video nedir? Video sinyali kaç volt olur? En pahalı sistemin sinyali ile en ucuzunun farkı ne? Elektronik sinyallerin kontrolü, kaydedilmesi ve işlenmesi. CCD, pixel, birleşik ve ayrışık video, yayın kalitesi, progresif ve interlaced resim, pal, ntsc. Uygulama: Gelen ödevlerden birisi çekilecek.

3. Hafta: Video nedir? Videoyu kaydetmek her zaman bir kayıp yaratır mı? Mpeg yahut dv, hdv, kaset ya da dvd, codec neymiş, altın oran vs pixel aspect ratio. Kamera çeşitleri. Handy ile aşk. Uygulama: Ödevlerden biri çekilecek ve kurgulanacak. Ödev: Sonraki hafta seslendirilmek üzere bir dakikalık radyo oyunu yazılacak.

4. Hafta: Aslolan devamlılıktır. Dramada devamlılık nasıl sağlanır? Sesin, ışığın, rengin, eşyanın, dokunun, oyunun ve ritmin devamlılığı. Uygulama: Seçilen radyo oyunu seslendirilecek. Ödev: Doğaçlama oynanabilecek bir hikaye düşünülecek.


5. Hafta:
Yönetmensiz bir sinema imkansız mıdır? Sahne trafiği ve mizansen düzenlemesinin önemi nedir? Yönetmen esasında ne iş yapar? Bir filme başlarken işleri nasıl paylaştırmalı? Yapım, sanat, reji ekipleri birbirinden nerelerde ayrılır? Doğaçlama film çekilebilir mi? Uygulama: Gelen projelerden biri
doğaçlama çekilecek. Ödev: Final projesinin senaryosu yazılacak.

6. Hafta: Film çekilmeden kurgulanmalıdır. Aslolan ritmdir. Kurgu nedir? O zaman montajcı ve editör kim? Belgesel kurgulamakla drama kurgulamak arasındaki fark. Sokolov'un kurgu ilkeleri. Hangi bilgisayar, hangi program? Ortak yanları, temel çalışma ilkeleri, zaafları. Uygulama: Seçilen projenin tasarım çalışmaları, provalar ve görev dağılımı.

7. Hafta: Dramatik yapı. Senaryo formatları. İnsanın duygularıyla oynamak. Katarsis ve empati. Samimiyetin dozu ve yönetmenin dünya görüşünün filme etkisi. Anlam ve etki yaratmak ve halen daha inandırıcı olmak. Uygulama: Final projesinin çekimleri

8. Hafta: Müziğin ve rengin anlama etkisi. Yapım sonrasında filme müdahaleler. Ses tasarımı, foley, renk düzeltme ve diğer faydasız son pişmanlıklar. Rengi düzeltebilirsiniz oyuncuyu hayır. Bir filmi müzikle yükseltmek ya da rezil etmek. Uygulama: Final projesinin kurgulanması ve izlenmesi.

23 Şubat 2010 Salı

insan türleri 2 : gaspçılar

niye değil

değil çünkü gerçek değil. her şey kişiselleşmiş, hatta kişiselliğin dibiselleşmiş; kariyer planlarının karmaşasında başın dönmüş. bir şey yapacaksın ama bunu aralarına girmeden yapamazsın. seni aralarına almazlarsa başarman çok zor. keza reddedebilmen için tanıman da lazım.

ama sen zaten salak olduğun için, onların hainliğini anlayana kadar kazığı çoktan yemiş oluyorsun.

tuzun yaşmıyaş. sen kapılardan geçemezsen o kaynağa ulaşamazsın. kaynaktan kullanamazsan kendin kaynak bulman lazım. kaynak bulursan hemen elinden alırlar zaten. senin akıllı olman lazım, onlardan daha akıllı. ama değilsin. çünkü sen akıllıların dünyasında budala olmayı seçtin. şerefsiz bir akıllı olmaktansa onurlu bir salak olma yolunu seçtin. sana daha kolay gelmişti. olmadığını da anlayamadın.

hey salak, insanlar seni salak yerine koyuyor diye üzülme. çünkü sen bir salaksın.

salaklara eziyet etme dürtüsü ne kadar faşizan. bir salak buldum sömüreyimci ne çok insan var. şunu anladım: talebini telaffuz etmezsen yok sayılır. ama bu kadar da kolayca "söylemedin ki" denmesi ne fena; ne zaman başkalarının haklarını düşünerek eylemek, çalmamak ya da yalan söylememek kadar doğru bir davranış olarak kabul görecek.

defalarca gördüm, beni böyle yazın demediğin sürece seni hiç yazmazlar. senaryoyu birlikte yazarsınız, fikri hiç olmadığı bir yere getirirsiniz, hepsi dumur olur; ama iş çıktığında adınız yoktur. orada tekkeyi beklemeniz ve adınızı yazdırmak için sıraya girmeniz gerekmiştir ve siz bunu ayıpsamışsınızdır. diğerleri, bir kişi eksik olsun diye mi düşünmüştür acaba? hızlı bir unutma olmuştur orda. yok, aslında unutma değil, sıfat dağıtmanın keyfiyle sizin yerinize başka birini de yazabilirler. tuhaftır. insan türünün anlaşılmaz hırsızlık merakı bence maymundan geldiğimizin bir başka kanıtı.

ben sıkıldım bu dünyanın yalanlarından. maceranın, aşkın, tutkunun, inanmanın, hepsinin adı artık kariyer. kariyerist lümpenler ordusu gaz çıkarıyormuş gibi suratıma.

bense salak, kendim yaptım sanıp sandalyeyi gıcırdatıyorum. sesi benzetiyorum ama koku dayanılacak gibi değil.

12 Şubat 2010 Cuma

4-C ÖNCE MİMARLAR ODASI'NDA



http://www.facebook.com/group.php?gid=466393765404

Merhaba, ben Genco Dönmez…

Bugün itibarıyla TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi ile ilişiğim kesildi…
Desteğini esirgemeyen arkadaşlara sonsuz teşekkürler.
Eşimin hastalığı nedeniyle, işe gidiş-gelişlerimde hoşgörülü davranan Oda yönetimine de teşekkür ediyorum. Bu hoşgörüyü ihlal, işimi de ihmal etmediğim kanısındayım.
Merak etmeyin, devam edeceğim…...
Bir insanın işten ilişiğinin kesilmesini gerektiren nedenler olabilir. Bunların neler olduğunu burada sıralamayacağım. Burada ilişiğimin kesildiği TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetimini merkeze alan bir eleştiride de bulunmayacağım. Ama yazdıklarım onları doğrudan ilgilendiriyor, hepimizi doğrudan ilgilendiriyor…
Uzun yıllar, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda, Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine ilişkin, ulusal ve uluslararası raporlar hazırladım. İnsan hakları ihlalleri açısından her yönüyle zor yıllardayız. İnsan hakları bilinci almış biri olarak, bir bütün olan insan hakları ve demokrasinin Türkiye’de, her alanda sistematik olarak nasıl ihlal edildiğini, nasıl yenilgiye uğratıldığını ve grupta yazan bir arkadaşın ifadesiyle, “virüsün içimize” nasıl sirayet ettiğini de anlatmayacağım.
Kısa bir değerlendirme yapacağım…
Eğer bir insan ya da bir kurum, insan ve değerlerini merkeze alıyorsa, bu değerleri korumalı, geliştirmeli, savunmalı ve uygulamalıdır. Bu değerlerin neler olduğunu sanırım yazmama gerek yok. Merak edene güzel kitaplar önerebilirim. Öğretici, bilinç oluşturucu, değer ve değer yargısının ne olduğunu iyi anlatan, ufuk açan kaynaklar…
Ama Goethe’nin dediği gibi, “hayat ağacı yeşildir, teori ise gri”. Bu sonsuz pratik hayatımızda hep yer alacak…
İnsan haklarına da kısaca değineyim...
Herhangi bir alanda ihlal varsa, –mülkiyet, barınma, eğitim hakkından işsizliğe, kötü muamele ve işkenceye kadar uzanan yüzlerce örnek verilebilir- orada insan hakkından bahsedilemez…
Tekel işçileri hak arama mücadelesi veriyor… İhlale karşı mücadele veriyor…
Bu hak arama mücadelesi, aynı zamanda demokrasi mücadelesi… Demokrasi için atılan küçük bir adım.
Hak arama ve demokrasi mücadelesini, şimdi de kendi üzerimden veriyorum.
Bu kocaman dünyada, her yerde aynı olan ve işleyen bu sistemde mutlaka bir şeyler değişecek…

Kısacası,
İnsan hakları ve demokasi her yerde, herkes için acil bir talep...
Ve o hakların başta geleni “yaşama hakkı”.
Ama “onurlu yaşama hakkı…”
İyi beslenerek, temiz bir çevre içinde, herkese eşit eğitimle, saygı görerek, sağlıkla yaşamak…
Günün birinde ortadan kaybolmadan,
karakolda insanca muamele görerek,
kaldırımda arabasız yürüyebilmek,
temiz hava soluyabilmek,
insanca bir gelire sahip olabilmek…
…ve bir gün, “işsiz kalmamak”tır insan hakkı…
Sadece biyolojik değil, düşünen bir varlık olarak, yüksek yaşam kalitesiyle yaşamak...
Toplumdan saygı görerek, dışlanmayarak, kimliğiyle yaşamasına saygı göstererek...
Temiz hava soluyarak, risksiz bir çevrede oynayarak; hastanelerde rehin kalmayarak; iyi barınarak, iyi beslenerek, iyi eğitim görerek...
İnandığı gibi dua ederek; ana dilinde eğitim görerek; yurdundan vatanından sürülmeden; cinsel kimliği nedeniyle dışlanmadan; evde, sokakta, fiziksel ve manevi şiddet yaşamadan; işkence, insanlık dışı, küçültücü muamele görmeden; adil yargılanarak;
Doğru, güvenilir haber alarak; istediği yerde yaşayıp, özgürce seyahat ederek...
Yaşayabileceği kadar ücretin daha fazlasını alarak; hakkını özgürce arayarak; maaş kuyruklarında ölümü beklemeden; yoksulluğun bir kader olmadığını bilerek; kendisini geliştirerek...

30 Ocak 2010 Cumartesi

babamdan anneme




... YANGIN ...

AYLARDAN KASIMDIR
ÇOK ESKİ BİR KASIMDIR,
DURUR DEMİRLERİN ARKASINDA,
"GÜL KOKAR
AMANSIZ KOKAR"
DIŞARDA YAĞMUR VARDIR.

SEVDA HEVENKLERİ MİDİR, NEDİR?
HANGİ LİMANLARDAN KİM TAŞIR?
-GÜL KURUSU HÜZÜNLERİ MİDİR
GÜVERCİN OLUR KONAR
ZİNCİRLERİNE GECENİN DE-
GÜL KOKAR
UMARSIZ KOKAR.

ÇİÇEĞE DURUR YÜREĞİM.
VE GÖK DOLUSU GÜVERCİN
ALIR GÖTÜRÜR SUNULMUŞ UMUTLARA DÜŞLERİMİ.
VE BİR EL BİR ALTIN TASTAN,
YUR, ARITIR GÖVDESİNİ

GÜL KOKAR
YİNE KOKAR.
YANIK YANIK UZAKLIKLAR
GİBİ
HÜZNE DURUR YÜREĞİM.

ELLERİM MİDİR
BİR AK ÇARŞAFLARINI HASTANELERİN
BİR DEMİRLERİNİ TUTAR CEZAEVLERİNİN.
AH! ELLERİM, ELLERİM,
TUTAR BENİ.
UÇURUR GÜVERCİNLERİNİ GÖK DOLUSU.
GECE KOYNUMDA
SARILIR BANA ELLERİM.
GECELERİM
GÜL KOKAR.
AMANSIZ KOKAR...
YİNE
GÜL KOKAR DA,
DIŞARDA ÇOK ESKİ BİR SONBAHAR
-YANIK SARAYLAR GİBİ-
YANIK YANIK,
GÜL KOKAR...

25 ŞUBAT 1985
EDİP DÖNMEZ

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Öğrenci Kolektifi

Sendikada üç montajcı bir araya gelir ve birlikte bunu ederler.

üniversiteliler her cuma sokakta harçlara hayır from kolektifler.net on Vimeo.

21 Haziran 2009 Pazar

icmihrak'tan

Çocuklar Sakınılmasın/Mermi De Yiyebilsinler



İçmirak

14 Haziran 2009 Pazar

Einstürzende Neubauten : Ansonsten Dostojewsky

İçinden Dostoyevski geçen bir şarkı.

Dumpiller

Dumpiller, dilimize dumpil kavramını kazandıran kısa deneysel video.
25+nın kuruluşuna sebep olmuş, yapımı da bir ayrı karın ağrısı
yapmış bir şeydir.




7 Haziran 2009 Pazar

Burjuvalar - Jacques Brel

Jacques Brel'in Burjuvalar şarkısı
Türkçe altyazı ile
Solvideo 'da

25 Mayıs 2009 Pazartesi

22 Mayıs 2009 Cuma

İnsan türleri

insan türleri

1: Dedikodularla yaşayanlar. Dedikodu edebilme yetileri onları diğerleri ile ilişkide tutar. Risk ve yayılabilirlik dedikodu kalitesini arttırır. Bu risk dedikodu yapana değil, hakkında konuşulana ait bir risktir. Dedikodu hep de, eh artık söylemek zorundayım, noktasında ifşa edilir. Dedikodu ile yaşayan (diyn) bir başka diyn'e bu paylaşımla başlayan bir birliktelik sunar.

Diynlerin birliktelikleri her zaman bozulur: İşin başında bir ihanet olduğu için, kurulan ilişki başından pistir. Genellikle hoş bir sohbet gibi görünen şeytani bir anlaşmadır. Her diyn yaşadığının bir pislik olduğunun bilinciyle özünde kendinden tiksinir; bulunduğu yerden nefret eder; neden orada olduğunu açıklayamadığı için de daha yüksek dozda dedikodu alıp verebileceği bir ortamı yaratana kadar da pisliği büyütür. Özünde ruhu kirlendiği için yarattığı söz ya da söylem de sonuna kadar pistir. Genellikle yıkıma kadar da gittikçe çürüyüp, kokuşarak sürer. En berbat anda bile diyn'in "burada olanlardan tiksiniyorum, artık kendimden de tiksindim, ama bunu söylemek zorundayım" diyeceği bir an vardır.

Diyn'ler her ortamın iç düşmanıdır. Bulundukları ortamdan hızla uzaklaştırılmaları gerekir. Diynler etraflarındaki potansiyel sahibi bireyleri çok kolay bulur. Birbirlerini kolayca zehirleyip, radyoaktif alanlarına yeni bireyler almak için çabalarlar. Çünkü sessizlik onları korkutur. Sessizce işini yapan insanlardan nefret ederler: Genellikle hedefleri de onlar olur.

İşin en kötü yanı, diynlerin gerçek bir amacı yoktur. Onlar farkında olmadan, çoğunlukla amaçsızca dedikodu yaparlar. Dedikodu onların amacıdır. Çünkü onlar diyndir. Ama bu şuursuzlukları onları zamanla herhangi bir şeye karşı olma noktasına getirir. O şeyin o kadar çok dedikodusunu yapmışlardır ki ona karşı olmaktan başka çareleri kalmamıştır.

Dedikodu bozucudur. Çürütücüdür. Kirleticidir.

Diynleri sessizliğinizle boğun. Yanıt vermeyin, onunla ilgilenmeyin. Arkadaşlarınıza da bunu salık verin. Hep birlikte sessiz kalırsanız zamanla uzaklaşacaktır.

Ya da en güzeli, bir temiz sopa çekin. Güzelce dövün. Ağzını yüzünü kırın. Sonra da yüzüne onun şerefsiz olduğunu, ruhunun beş para etmez olduğunu haykırın. Ve kovun.

Siz bilirsiniz. İkisinin ortası da bulunabilir.

10 Nisan 2008 Perşembe

Massive Multiplayer Brain Training

Çılgın derece hızlılarla sadece yarışmak, bazen onları zorladığını hissetmek bile keyif verici.
Mesela ben yarışmasaydım yukarıdaki uzun tümceyi yazamazdım. Yarıştım, yarıştıkça akıllandım zekalandım.

In this web game thousands of players from all around the world compete against each other in mentalchallenges to demonstrate that theirs is the most exceptional mind.

read more | digg story

21 Şubat 2008 Perşembe

ben denizin kumları üzerinde durdum

durdum ki bir şehrin son kalıntısı onu unutmak olsa gerek, diyordum

 

edip cansever "pesüs"

http://getir.net/eml

30 Aralık 2007 Pazar

Bir Endülüs Köpeği / Luis Bunuel - Salvador Dali (Un Chien Andalou) 1929



Ubu'dan arakladım.
http://www.imdb.com/title/tt0020530/

25 Aralık 2007 Salı

Worms

Worms
Video www-microbia-nl tarafından gönderildi

2007 - This experimental underground music video shows debutant singer Lolly Jane Blue on her way down the earth layers; a journey leading to a swirling underwater climax...


www.silvanderwoerd.com - video director

www.lollyjaneblue.com - singer songwriter

www.myspace.com/mosantunes - music composer

www.djovrie.com - costume & hair design

24 Aralık 2007 Pazartesi

Nam-June Paik Zen For Film Fluxus

Nam-June Paik Zen For Film Fluxus
Video burtonienne tarafından gönderildi

Salad Fingers Episode VI Present

Salad Fingers Episode VI Present
Video burtonienne tarafından gönderildi

Joy Division Day of the Lords

Joy Division Day of the Lords
Video burtonienne tarafından gönderildi

Vostell 1963 Sun in Your Head Fluxus

Vostell 1963 Sun in Your Head Fluxus
Video burtonienne tarafından gönderildi

Wolf Vostell est un artiste plasticien né à Leverkusen en 1932, mort à Berlin en 1998.


Vostell s'intéresse dés 1954 au potentiel esthétique de l'électronique. Il est alors en relation avec le studio électronique de Cologne et fait la connaissance de Stockhausen, musicien dont l'influence sera également déterminante sur Nam June Paik. Il fut un membre très actif du groupe Fluxus, l'un des pionniers de l'art vidéo et l'inventeur du principe du "décollage". Celui-ci déborde largement le seul art vidéo. Il fut inspiré à Vostell par la vue des affiches déchirées, prélevées sur les murs par des affichistes parisiens (Hains, Villeglé, Dufrene).

Einstürzende Neubauten - Sabrina

Einstürzende Neubauten - Sabrina
Video Yoda63 tarafından gönderildi

Tüm Gün Yatakta / All Day At The Bed

Tüm Gün Yatakta / All Day At The Bed
Video emrahddd tarafından gönderildi

25+ Short Film Workshop Proudly Presents!
25+KFA iftiharla sunar!

Ev arkadasi iki kiz gun boyu yataktan kalkmazlar. Tembellik hakkinda bir kisa video.

Filmin senaryosu 2001 Ucan Supurge
Film Festivali'nde 2.lik odulu almisti.

(Screenplay 2. awarded from
Ucan Supurge Film Festival, 2001)

2002-2003

Cast: Tülün Savas, Aysin Gunes, Cem Aykol

Music: Ceyhun Dora (Közleme)

Camera & Light: Seckin Savas

Writer & Director: Emrah Dönmez

Producers: Emrah Dönmez, Emre Yalgin,
Alper Sen.